İnsan Haklarında “Altın Çağımız”

İnsan Haklarında “Altın Çağımız”

bianet(Bağımsız İletişim Ağı) adlı haber sitesi yazarlarından Sercan Engerek’in 10 Aralık “Dünya İnsan Hakları Günü”nde kaleme aldığı yazısında;  “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne göre, insanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunması, esaslı bir zarurettir.” diye belirtildiğini ancak uygulama noktasında ülkemizde yaşanan eksikliklere değinmiş. Yazının önemli gördüğümüz bölümlerini sizlerle paylaşıyoruz..

 …
İnsan Hakları Günü. Bundan tam 69 yıl önce, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Paris’te İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni kabul etti. O tarihten iki yıl sonra da 10 Aralık, İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaya başlandı.

Otuz maddeden oluşan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, tüm insanların eşit haklarla doğduğunu kabul etti. Kulluğu köleliği, işkenceyi yasak sayan, hiç kimsenin keyfî olarak tutuklanamayacağına dikkat çeken bir metin. “Kanun önünde eşitlik”, “mahkemelerin bağımsızlığı” ilkeleriyle “âdil yargılanma” hakkını, masumiyet karinesini evrensel bir hukuk normu olarak benimseyen Beyanname, fikir ve fikirleri açıklama hürriyetine vurgu yaptı, halkın iradesini kamu otoritesinin esası olarak tanımladı. Her şahsın çalışma, işini serbestçe seçme, âdil ve elverişli şartlarda çalışma ve işsizlikten korunma, âdil ve elverişli bir ücret, sosyal güvenlik, öğrenim ve sendika haklarını tescilledi.

Türkiye, hem İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni hem de AİHS’ni imzalayan ülkeler arasında yer alıyor. Ancak uzun yıllar önce imzalamış olmasına ve iç hukukun önemli bir parçası olması gerekmesine rağmen insan hakları hiçbir zaman ülkede içselleştirilemedi. AİHM, Türkiye’ye yönelik 1959 ila 2013’te 2 bin 639 insan hakkı ihlali kararı verdi. Bu ihlaller âdil yargılanma hakkından özgürlük ve güvenlik hakkına, yargılamanın uzunluğundan kötü muamele yasağına kadar temel alanları kapsıyor.

2016 yılında Türkiye hakkında verilen 77 ihlal kararından 22’si özgürlük ve güvenlik hakkı, 11’i âdil yargılanma, 10’u etkin soruşturma, 9’u insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ile ilgili. 2015 yılında dört olan yaşam hakkı ihlali kararı 2016’da 8’e çıkmış. 2015’te 2 bin 212 olan başvuru sayısı ise 8 bin 308’e yükselmiş.  30 Eylül 2017 itibariyle AİHM önünde Türkiye’den 13 bin 100 başvuru bulunuyor. 

Son yıllarda başvuru sayısındaki artışın 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından ilan edilen olağanüstü hâl kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile binlerce insanın işinden edilmesi nedeniyle olduğu sır değil. Yıl içinde AİHM’e yapılan başvuruların yüzde 65’i kamu görevinden keyfî olarak ihraç edilmeyle ilgili.

AİHS askıda

Hükümet çevrelerince uzun süre uygulanması düşünülmediği belirtilen olağanüstü hâl, 21 Temmuz 2016’da ilan edildiği tarihten bugüne üçer aylık zaman dilimlerinde beşinci kez uzatıldı. Anayasa’nın 121. maddesine göre, Meclis’e sunulması gereken 28 KHK’den 23’ü için onay alınmadı. OHAL daha ilan edilir edilmez ise AİHS askıya alındı.

İnsan Hakları Derneği’nin açıkladığı “OHAL bilançosu”nun ihraçlarla ilgili bölümü şöyle: “113 bin 440 kamu görevlisi kamu görevinden çıkarıldı, 1852’si göreve iade edildi. Kapatılan özel kuruluşlarda görev yapan ve çoğunluğu öğretmen olan 22 bin 474 kişinin çalışma izinleri iptal edildi, sadece 614’ünün izni iade edildi. HSK kararı ile 4 bin 240 hâkim ve savcı ihraç edildi, 166’sı iade edildi.”

Binlerce insan işsizlikle karşı karşıya kaldı. OHAL kapsamında yapılan idari işlemlerle ilgili Anayasa Mahkemesi (AYM) 70 bin 771 başvuru hakkında idarî yargı yollarına başvurulmaksızın bireysel başvuru yapıldığı için, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez kararı verdi. AYM’nin “başvuru yolları tüketilmedi” dediği şey Danıştay ve İdare Mahkemeleri ise bu yargı kurumlarının ihraç itiraz başvurularını değerlendiremeyeceğine yönelik birçok kararı bulunduğunun altını çizmek gerekir.

Geriye kalıyor AİHM’in iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle 12 bin 600 başvuruyu kabul edilemez bulduğu kararında işaret ettiği Olağanüstü Hâl İşlemlerini İnceleme Komisyonu. Ancak komisyonun OHAL ilanından ancak bir yıl sonra geçen temmuz ayında “göreve başlaması” işin çok ağırdan alındığını gösteriyor. OHAL Komisyonu, hükûmetin KHK mağduriyetiyle ilgili eleştiri geldiğinde sığındığı bir liman aslında. Çünkü göreve başladığından bu yana henüz herhangi bir değerlendirmede bulunmuş değil.

Bilhassa temel hak ve özgürlüklerle ilgili konularda evrensel değerleri esas alan hukuk, hak ihlallerini ortadan kaldırmak, adaletsizlikleri gidermek, barış içinde yaşamanın önünü açmak içindir hâlbuki ama burada uygulanan o değil, daha çok bir araç hâline getirilmiş veya vicdan dışı bir hukuk. En yalın tanımıyla hukukî değil sadece ve sadece “millî duruş” (?) göstermesi beklenen bir hukuk. Çünkü hukuk hukuk olduğu zaman “gayri millî” bulunuyor ve egemenler tarafından “saygı duyulmuyor.”

Twitter yasağıyla, yayın yasaklarıyla, 1 Mayıslarda Taksim meydanının kapatılmasıyla, “hakaret” davalarıyla ifade özgürlüğü alanında, son dönemlerdeki yaşam hakkı ihlallerinde çokça yansımalarını görürsünüz “millî duruş” hukukunun. Çatışmalarda çocukların ölmesinden duyduğu rahatsızlığı bir televizyon programına bağlanarak ifade ettiği için Ayşe öğretmen cezalandırılırken de, işitme ve konuşma engelli insanlar “örgüt lehine slogan atmak” iddiasıyla hapsedilirken de. Şırnak’ta panzerin bir eve çarparak altı yedi yaşlarında iki kardeşin ölümüne sebep olduğu olayda, panzer kullanma belgesi olmadığı hâlde görevlendirildiğini belirten polisin derhal tahliye edilerek olayın üstü örtülmeye çalışılırken de. Üniversite öğrencisi Kemal Kurkut’u Diyarbakır’da nevruz kutlamasına katılmak isterken “canlı bomba” sanısıyla oracıkta öldüren polis tutuksuz yargılanırken de yürürlüktedir o hukuk. Bir sabah Midilli adası kıyılarına vuran beş kişilik bir ailenin bedenleridir o hukuk.

Kötü olan, işinden edilmekten uzun tutukluk sürelerine, cezaevlerinde insanlık dışı uygulamalardan cinsel istismar olaylarına değin hak ihlallerinin azalmayıp artması, çocuklara, kadınlara, işçilere karşı işlenen suçlarda ise cezasızlığın yayılmasıdır. Bu durum hürriyetin, adaletin ve dünya barışının temeli olan insan haklarının başta belirttiğimiz gibi hukuk rejimi ile korunmadığını da gösteriyor. Oysa insanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının, esaslı bir zaruret olduğu vurgulanmıştı beyannamede.

Haberin tamamı için tıklayınız

Kaynak: bianet.org

Sosyal Medyada PaylaşFacebookTwitterGoogle+

Etiketler: , , , ,
Eklenme Tarihi: 11 Aralık 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın