Hak İhlalleri Dosyası 4 – Din ve Vicdan Hürriyeti

Hak İhlalleri Dosyası 4 – Din ve Vicdan Hürriyeti

Din ve vicdan hürriyeti… Her ne kadar lafzi olarak duymaya alışık olsak da ilgili hürriyet teriminin derinlemesine incelemesini yapmaya fırsat bulamadığımız bir hak. Anayasamızın 24. maddesinde düzenleme yeri bulan ve akabinde ‘Düşünce ve kanaat hürriyeti’ ile ‘Düşünceyi açıklama ve yayma’ özgürlüğünü beraberinde getiren bir hürriyet. Dolayısıyla din ve vicdan hürriyetini incelerken bu iki özgürlüğü de ele almanın doğru olacağını düşünüyorum. Anayasanın 24., 25. ve 26. maddelerini ele almak gerekirse;

VI. Din ve vicdan hürriyeti

Madde 24 – Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

VII. Düşünce ve kanaat hürriyeti

Madde 25 – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.

Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

VIII. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti

Madde 26 – Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

(Mülga fıkra: 3/10/2001-4709/9 md.)

Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.

(Ek fıkra: 3/10/2001-4709/9 md.)

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.

24. maddenin ilk fıkrasında ülkemizin yüksek çoğunluğunun mensup olduğu İslam Dininin ‘Din de zorlama yoktur!’ düsturunun yansımasını görüyoruz. Yani kişi inanacağı dini seçmekte ve hayatını buna göre idame ettirmekte özgürdür. Bu yüzden insanları seçmiş oldukları dini inançlarından dolayı eleştirmek, baskı altına almak hem pozitif hukuk kuralları kapsamında hem de İslam Dininin gerekleri çerçevesinde yasaklanmıştır. Yapılması gereken, mensup olunan dinin güzelliklerini ve gerekliliklerini gerek hal ve hareketlerle gerekse konuşarak insanlara aktarmak olmalıdır. Bunu yerine getirirken de kozmopolit anlayışın gereği olan sağduyu ve ılımlılık duygularına hakim olunması gerekmektedir. Çünkü korkutarak, hor görerek, nefret ettirerek hiçbir düşünceyi ve fikri insanlara kabul ettirmek ve fikir teatisinde bulunmak mümkün değildir.

Din ve vicdan özgürlüğü kapsamını dikkate alarak kimsenin gerek dini gerekse sosyal yaşantısına müdahale edilmemeli, kişi tabir-i caizse kendisini Allah’ın yerine koyup sadece Allah’ın sorma kudretini kendisinde bulundurduğu soruları insanlara sorup haddinin sınırlarını zorlamamalıdır. İkaz niteliğinde olan bu cümle toplumumuzun her kesiminde dikkate alınıp gerekli girişimlerin yapılması gerekmektedir. Çünkü yaşadığımız coğrafya itibariyle geçmişten günümüze bu topraklarda gerek millet gerekse din olarak çok çeşitli odaklar yaşamış ve hüküm sürmüştür. 600 yıldan fazla birçok ulusu egemenliğinde bulunduran Osmanlı Devleti de bu ulusların idaresini yıllarca karşılıklı hoşgörü ile sürdürmüştür. Eğer huzurlu bir hayat, kaliteli bir yaşam istiyorsak kozmopolitik olarak birçok dinin ve milletin mensubunu sınırları içerisinde bulunduran ülkemizde de bu hususu düstur edinmemiz gerekir.

Ötekileştirmekten ziyade birleştirici bir tutum sergilemek bu yazıyı okuyan birçok insanın kendisine ilke edindiği durumlardan birisidir. Çünkü son din olarak gönderilen İslam Dini temel taşı olarak hoşgörü ve merhameti baz almaktadır. Bu çerçevede de, günümüzdeki sosyolojik durumun hukuka bakan yönüyle incelemesi yapıldığında;

“Dini hassasiyetleri sebebiyle bir yapıya sempati duymuş olan kişilerin 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında yargılandığını görüyoruz. Mesele 2002 yılından 2014 yılına kadar da şuan ülkemizin yönetimini elinde bulunduran iktidar partisiyle uyumlu strateji çizmiş olduğu kabul edilen bu yapıya ve %95’i Müslüman olan ve kahir ekseriyeti muhafazakar olan Anadolu İnsanının çeşitli dini cemaatlere sempati duyması değildir. Asıl mesele bu sempati duyan kitlenin kendisinin ve tabir-i caizse selam verdiği insanlardan sahipsiz/referanssız/siyasi anlamda arkası güçlü olmayanlarının terör örgütü üyeliği ile yargılanmasıdır. Olaya genel açıdan bakarsak, 15 Temmuz gecesi ülkemizde bir darbe teşebbüsü yaşandığını aktarıyor yetkililer. Bu girişimden ötürü öğretmenler, polisler, memurlar, hakimler, savcılar ve daha birçok kamu görevlisi neden terör örgütü üyeliği ile yargılanmaktadır? 

Eğer 3713 sayılı kanun kapsamında bir yargılama yapıyorsanız, ortada bir terör faaliyeti olması gerekir. Bu faaliyetler bomba patlatmak, kitlesel saldırı planlamak, suikast yapmak ve benzeri şekilde sıralanabilir. Ancak ne hikmettir ki, terör örgütü üyeliği şüphesiyle gözaltına alınan bu sivil kişilerin ikamet ve işyerlerinde yapılan aramalarda ne bir tabanca, ne el bombası bulunamamıştır. Diğer terör örgütlerinin şüphelilerinin gözaltına alınması sırasında düzenlenen ev arama tutanaklarını görmüş birisi olarak bu insanların terör faaliyetinde bulunduğu tezine birçok insanın inanacağını zannetmiyorum.”

Sonuç olarak; dini hassasiyetleri kapsamında bir yapıya sempati duyan, işyerlerinde ve şirketlerinde çalışan, dini sohbetlerine giden, gazetesini ve dergisini alan, kitaplarını okuyan kimselerin terör örgütü üyeliği sebebiyle yargılandığını görüyoruz ve bu husus da din ve vicdan özgürlüğünü derinden yaralıyor. Hatta bu yapıyla organik olarak ilişkili olmayan ve yaptıkları hukuka uygun bütün faaliyetlerin doğru olduğunu savunan kimselerin de terör örgütü üyeliği şüphesiyle yargılandığını görüyoruz. Bu durum da Anayasanın 25. maddesinde düzenlenen düşünce ve kanaat hürriyetine aykırıdır. Bu bilinçte olmak ve yapılan ihlallerin bir kez daha farkına varmak temennisiyle…

Fatih ALKAN

Sosyal Medyada PaylaşFacebookTwitterGoogle+

Etiketler: , , , , ,
Eklenme Tarihi: 18 Eylül 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın