Boş Dolap

yorumsuz
9.201
Boş Dolap

Nefes nefeseyim, aslında evden erken çıkmıştım, dalgınlıktan otobüsten inmem gereken yeri kaçırmışım, işe gecikmemek için koştum desem yeridir…Hava tam olarak aydınlanmadı ve yağmur yağıyor… Dolaplarımızın olduğu odaya gidiyorum, dolabımın içi bomboş, anahtarını şimdi birine teslim etsem, benim kullandığıma dair hiçbir işaret olmaz…Ne bir evrak, ne bir eşyam var içinde, buz gibi bir dolap…Kişisellikten, birine ait olma görüntüsünden çok uzak…Ona her baktığımda, önceki iş yerimdeki dolabımı nasıl bıraktığımı hatırlıyorum ve toparlanmak birkaç dakikamı alıyor…O sabah yönetici odasına çağırmıştı, açığa alma tebliğini imzalatmış ve odama giremeyeceğimi, dolabımdakileri almamın söz konusu olmadığını, kurumdan hemen çıkmam gerektiğini söylemişti. “Ben”i yansıtan bir dolabım vardı, uyanık olduğumuz zamanın çoğunu işte geçiriyoruz ve ihtiyacımız olan/olacak şeyleri bulundurabilmemiz gerekir, yani öyle olduğunu düşünürdüm…Artık bunları geride bıraktım, dolaplarımın özel olmasını istemiyorum…Türkiye’de her an, her şey olabiliyor (laf olsun diye söylemiyorum bunu, yaşayarak öğrendim…) ve sizin olana izniniz olmadan dokunulması, bir kağıt mendil bile olsa, rahatsız ediyor, mahremiyete dokunulmuş, özel hayata girilmiş hissi veriyor. Bu duyguyu, evine hırsız giren kadınlar çok iyi anlar sanırım, yabancı birinin (genellikle bir erkeğin) eşyalarınıza dokunması, muhtemelen koklaması vs.

Öğle yemeği yaklaştı. İşin çok yoğun olduğu günlerde zihnim daha rahattır, açığa alındıktan sonra geçen zamanı düşünecek fırsatım olmaz. Açığa alınma/İhraç sonrası işe, iş yerine, iş arkadaşlıklarına bakış açım çok değişti :

  • İş yerinde tatlı bir mesafem olmasını tercih ederdim, ki bu karşımdaki kişinin kişiliğine göre arkadaşlığa dönüşürdü veya mesafemi arttırırdım. Artık “iş arkadaşlığı”nın içi boş bir kavram olduğunu biliyorum.
  • Herkesin içten olduğunu varsayardım, artık böyle bir varsayımım yok, herkes neyse odur ve genellikle içi başkadır, dışı başkadır.
  • İşini, en iyi şekilde yapsan da, emeğinden üstünü vardır ki mutlaka yenilirsin; torpil ve iftira gibi.
  • İş yerin/ devlet, seni amacına ulaşmak için “kullanır”, nesne durumundasındır. Varlığının, düşüncelerinin, haklarının iş yerinin/devletin gözünde önemi yoktur…
  • 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi olarak çalışman, soruşturma vb. hukuki haklarını kullanabileceğin anlamına gelmez. Uygulamada idare görüşü, adaletten üstündür.
  • Söz konusu çıkarlar olduğunda insanlar, etik, özlük hakları, saygı, sevgi vb. hiçbir şeye önem vermez, kazanan daima koltuktur.

İnsanların hal ve hareketlerine, sözlerine “Neyse!” deyip geçiyorum çoğu zaman, kendi değerini düşürmek isteyenleri kazanmaya çalışmıyorum, bugünün Türkiye’sini kabulleniyorum. Kabullenmek zorundayım, yoksa neyle, nasıl mücadele etmem gerektiğini bulamam, mücadele etmezsem de KHK’larla kaybettiğim haklarımı geri alamam… Emeklerimi çöpe atmak isteyenlere, emeklerimi “sunmak” gibi bir niyetim yok, hiçbir KHKlının da olmamalı. Suçluyu idareler değil, yargı bulur, hiçbir etki altında kalmayan yargı…

Yağmur, aynı hızla yağmaya devam ediyor, yemek yiyip KHKlı olarak geçen günlerimi biraz da yağmura anlatacağım, KHKlıları adalet vaadiyle oyalayan OHAL Komisyonunu,  KHK’ların bizden götürdüklerini, yitip giden değerleri, dostlukları vs…

“Bağımsız adalet”li günler.

Zeynep Sırdaş

Sosyal Medyada PaylaşFacebookTwitterGoogle+

Etiketler: , , , , , ,
Eklenme Tarihi: 6 Aralık 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın